Anlatmadan anlaşılmaya asık.
Dogdugu günden beri kalbinde bir delik
Almak için bütün sızıları içine."
a priori.
’S leit a Klötzle Blei glei bei Blaubeira,
glei bei Blaubeira leit a Klötzle Blei.(There lies a block of lead near Blaubeuren
Near Blaubeuren, there lies a block of lead)Erich Schütz, from Historie von der schönen Lau (The story of Lau, the beautiful water nymph), by Eduard Friedrich Mörike, Vienna, 1921.
(Source: archive.org)
İnsan içindeki şiddet uygulama isteğini bastıramazsa ne olur? Yarım saattir bu salaş barın merdivenlerinde oturmuş bunu düşünüyordu. Ya şimdi her şeyi boşverse ve karşısındaki dev aynaya kocaman bir yumruk atsa? Sonra elinin acısına aldırmadan, yere düşen büyük parçalardan birini alsa ve aşağıda iğrenç cover parçalar çalan grubun gitaristine hızla saplasa: önce boynuna, sonra kalbine. Ne olabilirdi ki?
Belki de ufak başlamalıydı. Elindeki martini bardağına baktı. Bu bara yakışmayacak kadar zarifti bardak, içindeki içkiyse bir o kadar tatlı. Kendiyle göz göze gelmemeye gayret ederek aynada kendini inceledi. O da bu bar için fazla özenli giyinmişti. İnce topuklar bacaklarını ağrıtmıştı. Anlamsızca içini çekti, bir sigara daha yaktı. Plan yapmaya devam etti. Üşüdüğünün farkında değil. Bardağı uygun noktadan sertçe merdiven kenarına vurursa elinde sadece sapı kalabilir. O sapla gidip bu içkiyi ona bedava veren yavşak barmenin gözünü oyabilir. Barmen buraya beraber geldiği godoş herifin arkadaşıydı. Godoşa kaş göz işareti yaptıktan sonra, o arkadaşlarının yanına gidince bu içkiyi göndermişti ona. Godoş şu an rastladığı arkadaşlarıyla büyükçe bir masada oturuyor ve onun yarım saat önce sigara içmek için bu merdiven boşluğuna çıktığını fark etmedi. Belki işemek ister de buradan geçerse onu görür ve “aa, sen burda mıydın tatlım?” der. Belki de o bardak sapını tam da o an kullanmalı.
Sırtını duvara yaslayıp sızacak gibi oldu, bacağına çarpan iki hayvan uyandırdılar onu. Ne zamandır burada oturduğunu bilmiyor. Bir sigara daha yaktı. Godoş gitmiş midir acaba? Saçlarının rengini değiştirmeli, bu sarı onu ucuz gösteriyor. Açık kumral, hatta belki biraz abartıp koyu kestane. Koyu saç her zaman genç ve mutaassıp gösterir.
Günlerden cumartesi, saat henüz çok geç değil. Aylardan haziran. Şu an bir yerlerde bazı genç kızlar hayatlarının erkeğine henüz evet dediler. Herkes alkışladı. Sonra artık evli birer genç kadın olmuş olan o kızlar çiçeklerini fırlattılar. Gelinin anneannesinin kucağına düşen çiçek anneanneyi mahcup gülümsetirken, davetlilere hayat boyu anlatacak bir anı daha bırakmış oldu. Birileri doğum yapıyordu, ilk torunu erkek oldu diye hastane bahçesinde çiftetelli oynayan çatlak dedeler vardı şu an bir yerlerde. Şu cadde boyunca herhangi bir yerde birileri ilk kez öpüşüyor, diğeri hayatında ilk kez viski içiyor ama tadını beğenmiyordu. Birileri “seni seviyorum”un ardından küçük bir öpücük konduruyor diğerinin dudağına. Genç bir çift, bu ilişkinin yürümeyeceğini ayrı ayrı fark ediyor, ilk diğerinin söylemesini beklerken sakince şaraplarını yudumlayıp havadan sudan bahsediyorlar. Ondan başka herkesin çok eğlendiğini sanıyordu yine, her zamanki gibi. Burada ne kadar bekleyecekti sıra kendisine gelene kadar?
Yukarı çıktı. Godoş “aa tatlım, sen ne zaman dışarı çıkmıştın?” dedi. Cevap vermeden ceketini ve çantasını aldı, arkasından seslenen godoşa aldırmadan dışarı çıktı. Taksiye binebileceği bir yere gelene kadar koştu. Arabaya bindi, adresi söyledi. Son sigarasını yakmadan önce camı açmayı unutmadı.
Künefe için aile kurmak.
Künefe için aile kurmak nedir, bilir misin?
Yan masadan hamile abla ve karşısında oturan deri ceketli abi, yemekten sonra künefe söyleyebilirler. Sen söyleyemezsin.
Çünkü künefe; tek başına bitirebileceğin bir şey değildir.
Söyleyemezsin.
Sen çay söylersin, bira söylersin, bazen iyice düşer; bi ufak sölersin. Künefe değil.
Sen çoğu zaman, içinde kalanları bile söyleyemezsin. Birileri kızar, birileri küser, birileri gider, bakarsın arkasından, boğazında bir gemici ordusu limana yanaşır da; “Gitme, kal” diyemezsin.
Sen sevdiğini dahi söyleyemezsin. Birileri dalga geçer, birileri umursamaz, sen çok nadir seversin oysa ki, sen belki ilk defa seversin de; gözlerinin içindeki ayçiçeklerine bakıp “Seviyorum” diyemezsin.
Sen, sözler veremezsin.
Sana verilen sözler o kadar tutulmamıştır ki, hayal kırıklığını en iyi sen bilirsin.
Sen hayattan bir şey bekleyemezsin.
Beklentilerinin altında öyle ezilmişsindir ki zamanında, öyle yaralar açılmıştır ki kollarında, bütün dünyayı kucağına serseler, tutamaz, düşürürsün.
Birileri öyle çok düşürmüştür ki seni zamanında, başka birileri ayaklarına kapanıp, kanayan dizlerini öpse dahi iyileşemezsin.
Ah sen, neden böylesin?
Sonra bi gün, “Seni bu hale getirenler utansın be kardeşim!” der biri, bakakalırsın masadaki izmariti tutuşturan kora, kor, şimdi yağmur yağsa, Allah baba bile sana ağlasa, aksa gitse bütün acın, biraz da kanalizasyondaki farelerin yanakları ıslansa ama sen kurtulsan gözlerindeki buz gölünden, söndürsen şu içindeki cehennemi istersin de; ”Hesap!” çıkar ağzından sadece.
Künefe için aile kurmak isteyecek kadar, Allah’ın belası bir önemsiz künefeyi paylaşabileceğin o tek nefesi, her gece ensende hissetmek için gururunu ayaklar altında çiğnetecek kadar, onun gözünden düşen bi’ damla yaş için, bütün dünyayı sikip atacak kadar çok seversin de; sonunda, içinde yankılanan ses hep şöyle söyler;
“Ben başımın çaresine bakarım, sen mutlu ol.”



